Ötekiler - Ötedekiler
Tekel İşçileri - Ankara
Kurban Pazarı
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
Hamallar
Silüetler
Avrasya Maratonu 2009
Ramazan - İstanbul 2009
Balık Ekmek - Eminönü
Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri
Taksim - Beyoğlu
Beyoğlu'ndan Portreler
Köprüde Balık Tutmak
Afşin-Elbistan Termik Santral
Balat'ta Çocuk Olmak

Doğumum anama hamallıktı. Yaşamam bana. Ölümüm bile hamallık, cenaze alayına…

“Çek kardeşim çek 2009 Türkiye’sinde sırtında yük taşıyan insanları görsün herkes.”  diye seslendi birisi. Arkamı döndüm yaşlı bir amca! Gazetecimisin diye sordu ilk, olmadığımı söyleyince daha bir yaklaştı. Birden bir kalabalık doldu etrafımda; neden çekiyorsun, ne olacak bunlar diye soranlar ve bu karışıklıkda yüklerini taşımaya devam eden hamallar.

Kalabalıktan hamal olduğunu tahmin ettiğim birisi “Altıncı kata bu yük başka türlü nasıl çıkar.” dedi. “Hanlarda eski merdivenler, dar asansörü zaten hiç düşünme.” diye devam etti.

Sabah en geç 07:30, daha bir çok iş yeri açılmadan dolduruyorlar hamal kahvelerini. Sırtlarındaki küfeyi altlarına, adeta bir koltuk gibi yerleştirip yayılıyorlar üstüne ve çaylarını yudumlarken bir yandan da sohbetlerine başlıyorlar. Genelde birbirlerine takılıyor, kızdırıyorlar ama tahminlerimin aksine neşeli çoğu, mutlular sanki hamal olmaktan.

Yeşildirek, Mahmutpaşa ve Mercan’ın o dar sokaklarında sabah erkenden mal boşaltmaya gelen arabalar, kamyonlar, çorapçısı, çamaşırcısı… Gezmeye devam ederken anlıyorum, bu dar sokaklara araç giremez ki çoğu zaman! Galiba hamallık bu yüzden devam ediyor hala.

Bir hamal kahvesinde mola veriyorum, dar eski bir hanın girişi. Elimde makineyi görünce, kimi sert kimi yumuşak yüz ifadeleri ile izliyorlar beni. Aralarından geçiyorum, bir iskemle çekip, bir çay da ben söylerken klasik soruyu duyuyorum “Gazeteci misin ağabey?”

Gazeteci olmadığımı fotoğrafçı olduğumu ve hamallar ile ilgili bir foto röportaj denemesi yapmak istediğimi anlatırken, ya anladıklarından ya da çok umursamadıklarından kafa sallayıp nereli olduğum, ne iş yaptığım gibi soruları cevaplamaya başlıyorum. Soru cevap bir süre gidiyor. Bir onlar soruyor bir ben, kimisi bizi de çek diyor kimisi sakın çekme diye daha ben teklif etmeden sertçe çıkışıyor. Muhabbet bir süre devam ederken, giyimi biraz daha düzgün biri giriyor içeriye. “Falanca hana üç kişi” diyor, “sen, sen, sen gidin oraya” diye işaret ediyor üç kişiyi. Kalkıp çayın ücretini ödedikten sonra bende düşüyorum arkalarına. Onların sırtında küfeleri benim sırtımda fotoğraf çantası. Bir tanesi benimle birlikte yürüyor, muhabbete devam ediyorum. Çoluk çocuk kaç senedir hamalsın gibi soruları soruyorum sohbet adına.  Buraya çok fotoğrafçı geldiğini anlatıyor. Turistlerin daha çok durup şaşkınlıkla fotoğraf çektiklerinden bahsediyor.  Çektiğim fotoğrafları getirip getiremeyeceğimi soruyor, söz veriyorum getireceğime dair.

Biz yeri geldiğinde üç kilo bir şeyi elimize almaktan çekiniriz. Ama tüm yaşadıklarına rağmen hamal, yine de görevini yerine getiriyor. Hayatın yükü zaten çok küçük yaşta sırtına bindiği için, bir müşterinin ha beş metre ha beş kilometre taşıttığı yük onun için fark etmiyor. “Ekmek parası ne de olsa” diye düşünüyor, biraz buruluyorum nedense.

Birkaç fotoğraf daha çektikten sonra ayrılıyorum yanlarından. Birisi arkamdan sesleniyor “İşlerimizi değiştirelim istersen sen taşı ben çekeyim.” diyor. “Sen belki fotoğraf çekersin de ben hamallık yapamam ki!” diye cevap veriyorum. Kolay gelsin dedikten sonra yoluma devam ediyorum.

Yolda verdiğim cevabı düşünüyorum ve soruyorum kendi kendime, o acaba hamallığı isteyerek mi seçti…

Umarım ömürleri boyunca neşelerini yitirmezler, sırtlarındaki yükün altında ne kadar da olgunlaştıklarının farkına varıp gurur duyarlar kendileriyle.


Müslüm Erkasap